Ben Kimsin?

İleri aşamalarında aynada kendi yüzünü dahi tanıyamayanların ortak hikayesi, Prosopagnosia.

İnsan yüzlerini tanıyamama olarak nitelendirilen ve nörolojik bir bozukluk sonucu ortaya çıkan Prosopagnosia’dan etkilenen insanlar en ince ayrıntısına kadar bir yüzü görebilmelerine rağmen gördüklerini sentezleyerek “bu gördüğüm kişi, şu kişidir” sonucuna varamazlar.

Prosopagnosia bozukluğu yaşayan kişiler aile üyelerini ve hatta uzun süre evli olsalar dahi eşlerini tanıyamamaktadırlar.

Uç bir örnek Dr. Oliver Sacks’ın “Karısını Şapka Sanan Adam” isimli kitabında hayat bulur. Prosopagnosia hastası bir müzik profesörünün muayene olmak için doktora gitmesinin ardından muayenenin bitmesine yakın şapka diye karısının başını tutup çekmeye başladığını anlatır. Profesör ileri derecede Prosopagnostik olduğundan karısının başını şapka zannetmektedir.

Prosopagnosia hastaları, yüzleri tanımakta güçlük yaşadıkları için normal insanlara nazaran farklı sosyalleşme stratejileri izlemektedirler. Sokakta yürürken, tanıdığı kişiler olabilir kaygısıyla düşünceye dalmış taklidi yapabilir, kalabalık içerisinde tanıdığı kişiler olabilir endişesiyle herkese yakın ve samimi davranabilir ve hatta kalabalık ortamlardan uzak durabilirler.

Karşılaştıkları insanları tekrar hatırlayabilmek adına saç şekillerine, yüz kusurlarına, giyim tarzlarına, seslerine, beden tip ve dillerine, kullandıkları (gözlük vb.) aksesuarlara yoğunlaşmayı tercih ederler ve bunu temel davranış modeli olarak kabul ederler.

1947 yılında Joachim Bodamer tarafindan ortaya atılan prosopagnosia, aslında 19. yüzyıldan beri rapor edilen bir bozukluk olmasına rağmen ancak son 10 yıldır nedenleri ve tedavi yöntemleri araştırılmaktadır.

Yunanca’da yüz anlamına gelen“prosopon” ve bilgisizlik anlamına gelen “agnosia” sözcüklerinden oluşan, Amerika ve İngiltere’de görülme sıklığı %2 olan Prosopognosia’nın iki yolla oluştuğu biliniyor.

Birincisi, gelişimsel prosopognosia, genetik olarak doğuştan (beyin hasarından bağımsız olarak bir genin mutasyona uğraması ya da silinmesi sonucu) oluşuyor. Bu kişiler yüz tanımada zorluk yaşadıklarını ancak büyüdüklerinde farkedebiliyorlar.

İkincisi ise, beynin sağ tarafında bulunan ve sinir sistemini koordine eden (yüz algılamayı ve hafızayı kontrol eden) bölümde bir bozulma ya da hasar oluşması ile ortaya çıkıyor. Bir kaza sonucu kafa yaralanmaları, beyinde bir hasarının oluşması, beyin tümörü, felç geçirme gibi nörodejeneratif kaynaklı oluşabiliyor. Böylesi durumlarda prosopognostikler, daha önce yüzleri tanıyabiliyorken, geçirdikleri bir hastalık ya da hasar sonucunda yüzleri tanıyamamaya başladıkları için duygusal olarak daha fazla zorluk yaşıyorlar.

İster doğuştan ister sonradan ortaya çıksın, prosopognosia’yı test etme metodu tektir. Yaygın olarak iki test (Benton yüz algılama testi ve Warrington tanıma belleği testi)  kullanılır. Bu testlerde kişilere bazı ünlü kişilerin fotoğrafları gösterilerek, bu kişilerin ünlü olup olmadıkları sorulur. Farklı resimler gösterilerek, bu resimlerin bir yüz olup olmadıkları da sorulur. Aynı veya farklı mekanlarda siyah ve beyaz olarak çekilmiş aynı fotoğraflar gösterilerek, bu fotoğrafları eşleştirmeleri istenir. Bu yöntemlerle prosopognosia tespit edilir.

Prosopognosia’nın bilinen bir tedavisi yoktur. Özellikle alzheimer hastalığının ileri aşamalarında yüz tanıyamama durumlarına sık rastlanmasından dolayı, prosopognosia’ya çözüm bulmak için çalışmalar hız kazanmış, ancak henüz bir tedavi yöntemi bulunamamıştır.

Çocuklarda Yaratıcılık

Bir icat ya da keşif yapmak, bilim insanı ya da sanatçı olmak için yaratıcılık gerekli bir koşuldur. Peki, kendi kendine yetebilen, merak duygusu ve hayal gücü yüksek, soru soran, gözlemci ve yeniliğe açık bir çocuk yetiştirmek için ne gereklidir?

Kuşkusuz yaratıcılık soyut bir kavram olduğundan kısaca tanımlanması zordur. Yaratıcılık, aralarında ilişki kurulmamış nesneler ya da düşünceler arasında ilişki kurabilmek, dünyaya eleştirel bakabilmek, yeni önerilerde bulunabilmek ve olasılıkların farkına varabilmektir. Yaratıcılık, bilinenin aksine yüksek zekâ ile ilgili değildir. Ortalama bir zekâya sahip herkes yaratıcı olabilir. Ancak bunun ortaya çıkması için uygun çevre koşullarına ihtiyaç vardır. Ebeveynlerin ve öğretmenlerin tutumları, çocuk ile nasıl iletişim kurdukları yaratıcılığın ortaya çıkabilmesi için oldukça önemlidir.

Çocuklar, doğuştan yaratıcıdırlar. Bunu görmek için onları oyun oynarken biraz gözlemlemek yeterlidir. Çocuklar, merak duygusu ile dünyaya gelirler. Konuşmaya başlamaları ile soru sormaya başlamaları bir olur. Önce “bu ne?” soruları gelir. Ardından daha karmaşık sorular. Soru soran çocuğa “çocuklar bu kadar soru sormaz” ya da “büyüklerin lafına karışılmaz” gibi cevaplar vermek adettendir.

Eski köye yeni adet getirmeye kalkan, icat çıkartan çocuk “şımarık”, “yaramaz” ve hatta “arsız” çocuk olarak ilan edilir. Çocuğun en büyük ihtiyacı kabul görmek, onaylanmak ve takdir edilmek olduğuna göre çocuk ya yeni icatlardan vazgeçecek ya da damgalanmaya devam edecektir. Kabul edilmek adına soru sormayı, merakı ve keşfetme arzusunu bastıracaktır. Böylece giderek çevresine karşı duyarsızlaşacaktır. Sonuç olarak, ezberci eğitim sistemine layık bir öğrenci kıvamına gelecektir.

Einstein “bende özel bir yetenek arayanlar yanılıyorlar, sadece derin bir anlama merakım var” der. Bilmeye yönelik olarak sahip olduğu çocuksu arzunun onu başarıya götürdüğünü söyleyen Einstein, “merak duygusu bilgiden daha önemlidir” demiştir. Newton ise “Dünyaya nasıl göründüğümü bilmiyorum; ama ben kendimi, henüz keşfedilmemiş gerçeklerle dolu bir okyanusun kıyısında oynayan, düzgün bir çakıl taşı ya da güzel bir deniz kabuğu bulduğunda sevinen bir çocuk gibi görüyorum” der.

Ebeveynlere

Oyun ve oyuncak çocukların dünyasıdır. Oyuncakların sayıca fazla olması değil, çeşitli olmasına önem verin. Sadece belirli oyuncaklara yönelmek yerine, farklı oyuncaklarla çocuğu tanıştırmak onun gelişimi için önemlidir. Çocuğun oyununa katılmak, onunla oyun oynarken oyuncağın bilindik kullanımlarının dışına çıkarak, farklı kullanımlarını göstermek ya da onun oyunun kurallarını değiştirmesine izin vermek çocuğun yaratıcılığını besleyecektir.

Çocuklar öğrenmek ve öğrendiklerini sınamak için sürekli soru sorarlar. Çocuğun soru sormasına izin verin. Çocuk soru sorarken, bir yandan yaşadığı çevreyi tanır ve öğrenir, bir yandan da iletişim becerilerini geliştirir. Sorduğu sorulara uygun cevaplar alan çocuk, merak etmeye devam eder ve sizin karşınıza yeni sorular getirir.

Çocuğa ayrı birey olduğunu hissettirin. Onun konuşmasına izin verin. Dinlemek, onunla göz kontağı kurmak, varlığını kabul etmek ve onaylamaktır. Dinlendiğini ve önemsendiğini bilen çocuğun özgüveni gelişir. Böylece, kendi kendine yetebilen, risk alabilen, yeniliğe açık bir kişilik geliştirebilir.

Gözlemleyerek ve deneyimleyerek öğrenmek en verimli öğrenme yoludur. Çocuğunuzu gözlem yapabileceği, çevre ve doğa ile temas edebileceği ortamlara götürün. Ev, okul, alışveriş merkezi gibi kapalı mekanlar yerine alternatifler yaratın. Örneğin, çocuğu ulaşım araçları ile tanıştırın. Fayton, tren, vapur ya da metroya binmek çocuğun dünyasında önemli bir deneyim olabilir.

Çocuğu koruyup kollamak her ebeveynin görevidir. Ancak fazla müdahaleci olmak, çocuğun bağımlı ve edilgen kişilik geliştirmesine yol açabilir. Her zaman uzaktan kontrol ya da çocuk yerine çevrenin kontrolünü sağlamaya çalışmak daha anlamlıdır.

Bütün problemleri ebeveyn olarak hemen sizin çözmeniz gerekmiyor. Bazı şeyleri keşfetmesi için çocuğa fırsat verin. Çocuğun karşılaştığı problemleri çözmesi için önce sizin çocuğun önünden çekilmeniz gerekebilir. Farklı çözüm yolları bulması için onu teşvik edebilirsiniz. Örneğin, “Peki, bunu nasıl çözebiliriz? Başka nasıl yapılabilir?” gibi sorularla çocuğun probleme farklı açılardan bakmasını sağlayabilirsiniz.